Ev / RÖPORTAJ / “Bizim de Çalışanlarımızdan Öğreneceklerimiz Var”
Serap_Sahin_Durak

“Bizim de Çalışanlarımızdan Öğreneceklerimiz Var”

PR Mission ekibi olarak, Pozitif PR’ın Kurucusu, PR dünyasının başarılı isimlerinden Sevgili Serap Şahin Durak ile röportaj için bir araya geldik.

İki toplantı arasındaki boşlukta bizlerle bir araya gelen Serap Hanım’a, sektör ve iş hayatı hakkında birçok soru yönelttik ve ortaya sizlerin de okurken keyif alacağınızı düşündüğümüz bir röportaj çıktı.

Üniversitede Halkla İlişkiler Bölümüne Girmeye Nasıl Karar Verdiniz?

1993 yılında üniversite sınavına girdim ve tercih dönemi geldi çattı. O dönemde internet ve bilgisayar olmadığı için şimdikinden çok daha farklı yollar izleniyordu. Dershanedeki rehber öğretmenimiz bizlere teksir kağıdına çoğalttığı, bir kişilik ve meslek ilgi testi dağıttı. Sonuçlar çıkınca gördük ki, dershanedeki öğrenciler arasında ikna kabiliyeti en yüksek çıkan benmişim.

Test sonrası rehber öğretmenim bana “Sen mutlaka halkla ilişkiler yazmalısın, diyerek beni o güne dek adını duymadığım bu meslekle tanışmama vesile oldu”.

Üniversite tercihimde yazacağım iki ana bölüm vardı, biri gazetecilik diğeri de psikoloji ve rehberlik psikolojik danışmanlık. Bu hedeflerimi öğretmenime aktardığımda “Halkla İlişkiler ve Gazetecilik zaten aynı fakültede, muhtemelen bu bölümde Gazetecilik bölümü ile ortak dersler göreceksin” dedi. Ben de bu yönlendirmeye kulak verdim.

Kendi anneme ve babama bile ne okuduğumu uzun süre anlatamadım ama 1993 yılında girdiğim sınav sonucunda, en çok Ankara Üniversitesi İletişim’i istememe rağmen Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’nü kazandım.

İstanbul’da Öğrenci Olmam Bana Avantaj Sağladı

İstanbul’da bir iletişim fakültesinde okuyarak Ankara’da ve diğer illerde okuyan arkadaşlarıma nazaran iş hayatına daha erken atılma fırsatı elde ettim. Çünkü İstanbul’da istesen de istemesen de hayata bir an önce atılmak zorunda hissediyorsun. Bu büyük ve kalabalık şehirde birinci sınıfta yani 17 yaşında çalışmaya başladım.

1 Mayıs 1994 günü müşteri temsilcisi asistanı olarak dönemin ilk 4-5 büyük ajansından biri olan o zamanki adıyla Pars McCann Erickson’da iş hayatına adım attım.

“Ajans ve Okulu Bir Arada Götürdüm”

O dönemde yurt dışından pazarlama ve iletişim ile ilgili gelen kitaplar, dergiler ile Marketing Türkiye ve MediaCat gibi dergilerin abonelikleri çok pahalıydı. İnternetin olmadığı o dönemlerde bu kitaplar ve dergiler o yüzden çok daha kıymetliydi.

Ben de çalıştığım ajansın kütüphanesine yurt dışından gelen yeni yayınlar ve pazarlama dergilerinin güncel sayılarını, okula götürür fotokopilerini çektirir ve okuldaki hocalarımla paylaşırdım. Bu şekilde 2 senem bu reklam ajansta geçti. Sonrasında bir halkla ilişkiler şirketine geçtim. Okurken aynı zamanda bu şirkette büyük lansmanlara katılma şansım oldu. O dönemler faks ile ve kurye ile bülten gönderimi yapardık.

Üniversite boyunca hep ajanslarda çalışmış oldum. Üniversite bitince kurumsal tarafta devam ettim. İnşaat, otel, endüstriyel kimyasal ve turizm sektörlerinde çalıştım. Buralarda da çok güzel deneyimler edindim. 2006 yılında oğlum dünyaya geldi ve kendi isteğimle 1,5 yıl kadar iş dünyasından uzak kaldım. İletişim sektörünün dinamik İş temposuna alışık olunca bu süre çok uzayamıyor, kendinizi bir zaman sonra iş dünyasını özler buluyorsunuz.

PR Mission ekibi ve Pozitif PR’ın Kurucusu Serap Şahin Durak

2007 Yılında Kendi Ajansımı Kurdum!

İş görüşmelerinde hem maddi hem de manevi açıdan bana uzak gelen diyaloglar oldu ve kendi işimi kurmanın zamanının geldiğini düşündüm. Önce bir şahıs şirketi kurarak serbest danışmanlığı denedim. POZİTİF PR’ın doğuşu 2007 yılında bu şekilde başladı, 12 yıldır da farklı sektörlerde onlarca müşteri referansı ile sürüyor.

Sektöre İlk Girdiğiniz Yıllar ile Bugünü Karşılaştırırsak İyi ve Kötü Ne Değişti?

Eski dönemlerde haber yaptırabilmek için reklamı sadece sektörel dergiler isterdi. “Reklam verirseniz haberinize yer veririz” derlerdi. Sonuçta sektörel dergiler reklam ile ayakta duruyorlar ve farklı bir finansman kaynakları da yok.

Ama şu anda maalesef ulusal dergilerde bile aynı durumu yaşıyoruz. Hangi dergiye bülten iletirseniz iletin, önce reklamverenin bülteni dergiye giriyor. Reklamveren değilseniz ya reklama yönlendiriliyorsunuz ya da “reklam verenlerden yer kalırsa bu sayıda bakarız” diye bir cevap alıyorsunuz. Bu durum biraz rahatsız edici hal aldı.

“Biz de Zamanında Çalışan Olduk”

Üniversiteyi bitiren hiç kimse ertesi gün müdür olmuyor, kendi işini kurmuyor. Hangi meslek olursa olsun, önce bir şekilde deneyim kazanmak, o işte tam zamanlı çalışan olmak ve kendini yetiştirmek gerekli. Ben de ajans sahibi olana dek belirli süreçlerden geçtim ve farklı deneyimler elde ettim. Çalışanına karşı yönetim ya da ego dengesini kuramayan tarafta, biz ajans başkanları da hatalıyız.

Zamanında biz de aynı yollardan geçtiysek, çeşitli sıkıntılar yaşamışızdır. Bu çektiğimiz sıkıntıları da çalıştığımız kişilere yaşatmamalıyız. Bence iyi anılacağımız kısım, çalışanları nasıl yönettiğimiz ile ilgili. Mutlaka çalışanların kendi yaptığı öne çıkardığı işler oluyor. Ama onlara “doğru yoldasın buna devam et”, ya da “yanlış yoldasın böyle davranmalısın” diye yönlendirme yapmak bizim görevimiz.

“Bizim de Çalışanlarımızdan Öğreneceklerimiz Var”

İşin çalışan kısmına gelecek olursak orada da çeşitli hikayeler var. Okulu bitirir bitirmez “Koltuğum nerede, masam, telefonum, bilgisayarım, arabam nerede” diye gelen bir kesim de mevcut. Mezun olur olmaz bu beklentilere girenler var. Nadir de olsa; “öğrenmek istiyorum, size tabİiyim” diyen de var. Bizim işimiz iletişim olduğu için iki tarafın da (yani hem çalışan hem ajans sahibi) uyumlu ve ılımlı olması için gereken dengeyi kurmalıyız.

İki taraf için de: Dinlemek ve empati kurmak çok çok önemli.

25 senedir bu sektördeyim. Çok farklı insanlar, markalar, yönetim şekilleri, iş disiplinleri, farklı iş yapma şekilleri gördüm. Bunların deneyimiyle bir şey söylüyorsam, çalışanın kulağında kıymeti olmalı. Ama diğer yandan benim de görmediğim, yetişemediğim, genç ve dinamik bir taraf var. Bu tarafta da ben çalışanlardan beslenmeliyim ve oturup onları dinlemeliyim.

Özetle, “Müşteriye karşı ajansını, tüm ekibinle tercih ettiğin duruşla temsil edebilmek için, ajansı bütüncül bir şekilde yönetmek gerekir” diyebilirim.

Sektörde Kadın Olmak Zor mu?

Bunu hem özel hem de iş hayatıyla ilgili söyleyebilirim ki; cinsiyetten bağımsız olarak, karşındaki kişiye karşı duruşun ne kadar net ise, işte o sınırı kimse delemez. Ama maalesef bunu delmeye çalışanlar var. Bunu kullanıp da işini daha farklı yapmaya çalışan kadınlar, erkekler de var. Bu sadece bizim sektörde değil her sektörde var. Bunun dengesini iyi kurmak gerekiyor.

“Ünsal Oskay Derste Bir Kitaptan Bahsedince Çıkışta Herkes Beyoğlu’na Gider, O Kitabı Arardı”

Marmara Üniversitesi ile ilgili unutamadığım anılarımın başında rahmetli Ünsal Oskay Hoca’nın dersleri geliyor. Başka okullardaki arkadaşlarımız bile dinlemek için kendisinin dersine katılırdı. Fakültedeki öğretim üyelerinin dışında derslerimize gelen inanılmaz isimler oldu.

İletişim profesyonellerinin hepsi o dönemde destek olmak için derslerimize konuk oluyordu. Örneğin Betül Mardin o dönemler aktif olarak iş yaşamındaydı. Akademik dersler haricinde onların derste anlattığı anıları bile bizim için inanılmaz bir yönlendirmeydi. Ufkumuzu açarlardı. Ünsal Oskay derste bir kitaptan bahsedince çıkışta hepimiz Beyoğlu’na gider o kitabı arardık.

Benim şu anda bu kadar rahat konuşabilmemin sebebi o zamanlardan gelen birikimim. 17-18 yaşlarında eriştiğimiz kitaplar çok kaliteliydi.

“Akademik Eğitimin Kalitesi Düştü”

İstatistik, basın yayın tarihi, hukuk, muhasebe, iktisat, istatistik, antropoloji gibi bize entelektüel birikim ve vizyon katacak çok farklı dersler aldık. Bu eğitimlerin hepsini özümseyerek kendi hayatına katıp kendini geliştirebiliyorsan bu senin başarındı. Şimdi aynı dersler yine veriliyor belki, maalesef fakültelerin sayısının artması ve bazı akademisyenlerin donanımlarının azalması, akademik eğitimin kalitesini de düşürdü. Bazı akademisyenler, maalesef henüz kendilerini tam anlamıyla geliştirmeden başkalarına ders vermeye ve onları yetiştirmeye çalışıyorlar.

” ‘İyi Bir Halkla İlişkiler Eğitimi Nasıl Olmalıdır?’ diye sorduklarında Sevgili Alaeddin Asna Hocamızın bizlere verdiği tavsiyeyi ben de öğrencilere aktarıyorum”

Yıllar önce Alaeddin Asna’nın bize önerdiğini, ben şimdi bana fikrimi soran gençlere aktarıyorum, öneriyorum.

Günümüzde iyi bir halkla ilişkiler eğitimi;

Sosyoloji, psikoloji veya filoloji gibi bir lisans eğitimi üzerine halkla ilişkiler yüksek lisans eğitimi tamamlayarak alınabilir.Öğrencilerin bir yabancı dili (mümkünse İngilizce) öğrenmesi yüzde yüz şart. İngilizcenin insanın ufkunu açan inanılmaz bir tarafı var.

Sosyal bir iş yapmanıza rağmen mutlaka analitik düşünce yapısına sahip olmanız gerekir. Bu da çok iyi bir işletme bilgisi gerektiriyor. Ve strateji kurmayı, plan ve bütçe yapmayı çok kolaylaştırıyor. 4 yıl boyunca her gün okula gidip sadece derslere girerek gerçek bir Halkla İlişkiler eğitimi alınmıyor, maalesef.

Öğrenciyi tam anlamıyla donatarak vizyon kazandıracak bir üniversitede okuyup, bu süreçte derslerden fırsat buldukça, önce medya tarafında, sonra ajans ve bir de kurum tarafında çalışmanız, yani bu 3 kanatta çalışarak eğitim döneminizi tamamlamanız büyük avantaj sağlıyor.

O sırada da mümkünse İngilizce ya da başka bir yabancı dili iyi öğrenmek çok önemli. Başarmak insanın kendi elinde. Dil öğrenmek için çok zengin olmak ya da yurt dışında rahat bir yerde yaşam sürmek şart değil. İstiyorsanız yaparsınız. Akademik taraf ne kadar çok bilgilendirmeye ve yetiştirmeye çalışırsa çalışsın, öğrencinin kendini geliştirmesi çok çok önemli. Halkla ilişkiler dinamik bir disiplin olduğu için sürekli bir değişime uğruyor, güncelleniyor. Araçlar ve metotlar değişebiliyor. Bu dinamik sürece adapte olmak ve sürekli yeni bilgilerle donanmak son derece önemli.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir